Bir Nisan Günü

O gün, o fotoğrafta gördüğümün sen olduğundan emindim, yüzün görünmese de; her nerdeysen seni bulmalıydım. Gidilecek yere varmaktansa yolda olmayı yeğ tutanlara inat yürüdüm yolları. Bir hayalin peşinde olabileceğim ihtimalini getirmedim hiçbir zaman aklıma.

Gidiyorum, dedin sadece. Köşeyi dönerken bile dönüp bakmadın son bir kez yüzüme. Sanki bir yere yetişir gibi, acelen varmış gibi, geçmişi unutmak ister gibi… Yüzünü göremediğim tek bir fotoğrafın kalmıştı elimde, tarih atılmış arkasına.

Geceler bitmek bilmez kabuslara döndü, gündüzler de gecelerin yardakçısı… Evin içinde duramaz oldum; duvarlar üstüme çökecek gibi geliyordu. Evin her odasında seni arıyordum. Sakin olmamı söyleyip duruyorlardı bana. Fotoğrafını elimden aldılar. Bana ilaç vermeye bile çalıştılar.

Tavan arasında günlüğünü buldum bir gün, arkasına tarih atılmış o fotoğrafla beraber. Nereye gittiğini, neden gitmen gerektiğini öğrenememiş, anlayamamıştım hiçbir zaman. Dar geldiğini söylüyordun bu evin sana ve seni kimsenin anlamadığını, deli sandıklarını. Oysa sen sadece bir palyaçoydun bunca akıllının arasında. Okumaya başladım yazdıklarını, gidişine dair bir ipucu bulma umuduyla.

17.11.1991

Bazen düşünüyorum. Ne tuhaf di mi, bazen düşünüyorum. Bazen düşünüyorum da; ya hiç olmasaydı! Hiç olmamak mı daha iyiydi yoksa olduğum gibi iyi miyim? Bu olmak mı yani her şey? Her şey buradayken nerde olmak. Neler geçiyor aklımdan. Bir delinin beynine yolculuk (mu?) bu. Bu mu? Yoksa hangisi? Ben deli miyim, diye soruyorum kendime. Peki kendim ne yanıt veriyor? Ne yanıt veriyor ne de ağzını açıyor; öylece duruyor karşımda. Beni boğmak isteyebileceğinden korkuyorum. Kendim benim katilim olur mu? Olur musun, diye soruyorum; yine yanıt yok. Niye olsun ki katil ya da yanıt! Ben kendime duvarlar örsem ne fayda! Kaybolup gidicem zihnimin labirentlerinde sonuçta. Ne komik bazen, bazen düşündüğünü fark etmek.

 

Peki, insan bilebilir mi? Bazı kaynaklar bu soruya “evet” yanıtını verirken bazıları da bu “evet” diyen bazılarını alaya alıp, temkinli davranıp, soruya, insan neyi bilebilir mi, karşı sorusuyla yanıt veriyor. Bazı kaynaklar ise konuya hiç bulaşmamayı tercih ediyor. Ben de tekrar soruyorum, bu kez daha genişletip kapsamı, insan, şizofren ya da paranoyak ya da bunun gibi bir şey olduğunu bilebilir mi? Hani diyorlar ya, gerçek deliler asla “ben deliyim” demez; onun gibi bir durum mu? Bir duvar yazısını kendime uyarlamak istiyorum ve istediğimi yapıyorum: Diyelim ki şizofren değilim ya da öyleydim de tedavi edildim; peki, kendimi aradığımda nerdeyim? Bütün bu insanlar kim? Şöyle bir bakıyorum etrafıma, insanlar yerleştirilmiş her tarafa. İnsanlar, hayvanlar, nesneler; anlamı ne? Yaşamın anlamını sorgulamaya kalkışmak bir nevi delilik olsa gerek! Hiçbir şey bulamayacağını bildiğin halde aramaya girişmek. Her şeyi ve herkesi geçip kendime dönüyorum. Döndüğümde ne buluyorum? Sanırım günden güne deliriyorum. İlaçlarım vardı; şimdi almıyorum. Nereye gidiyorum? Hiçbir yere ait olamamak… Hiçbir yere ait hissetmiyorum kendimi…

 

03.12.1991

Gerçekler acıtır ve neyin gerçek neyin düş olduğunu bilememek daha çok. Bir palyaço mu ağlar boyaları akarken yoksa boyalar mı ağlar palyaço akarken? Zaman öylesine çaresiz kılmışken gözlerini, nasıl bırakıp gider bir deli! Palyaço delirmiş olmalı ya da delilik palyaçoluğun getirisi. Peki bunun karı nerde? Getirip de geri götürdükleri, giderken sana bırakmadıkları; ne yani, bütün bunlar boş mu? Boş bir şey verir mi insan karşısındakine! Boşluk yokluktur, yokolmak ise yok olmak.  Yalnızlığınla yürürsün yolda ve bir dahi misin de o yüzden delirdin anlayamadan ölürsün. Öldürürsün kendini; canın acımaz. Gerçekler daha çok yakmıştır zaten canını, ölümün ne zararı var! Dahiler yalnız ölürmüş ve erken. Şimdi kalk gidelim havası çalıyor; ben dahi miyim?!

 

20.01.1992

O biliyor her şeyi. Kanatlarını açmış bekliyor beni. Neden karanlık bir şey olarak algılanıyor ki! Belirsizliğin ortasında duruyorum; tam ortasında. Orijinal biri olmayı sevemedim hiç; ama şimdi orijininde duruyorum belirsizliğin. Bu beni rahatsız etmeli mi, bilmiyorum. Hangi yöne gideceğimi bilmediğim gibi. Etrafta tabelalar olmalı (mı?). belirsizliğin ortasında kaybolmayı istemem. Kaybolacaksam belirli bir yerde kaybolayım. Önceden belirlenmiş olması şart değil yada biri tarafından; belirli bir yer olsun yeter ki! Bir anda aklıma geldi; belirsiz bir yerde kaybolsam ne fark eder ki!? İstemiyor muyum buradan gitmeyi? Zaten gideceksin, halt etme, otur bekle, diyorlar. Beklemek! Beklemekten sıkıldığımı anlamıyorlar (mı?). Gözlerim yanıyor. Gitmek ne kolay son günlerde; ya kalacaklar geride? Ben gittiğimde hiçbir şey kalmayacak geriye, ne bir cümle ne de tek bir kelime. Yok edeceğim her şeyi ben kaybolmadan önce. İstemiyorum anlaşılmayı ben gittikten sonra…

13.02.1992

Bir yöne gidiyor olacağım, rastgele seçtiğim, sonunda ne olacağını bilmediğim. Yollar yolları kovalayacak ben giderken. Bazen ben yürüyeceğim yolların üzerinde ileriye, bazen de yollar kayacak ayağımın altından geriye, ben dururken üzerlerinde. Beni izleyenin bana nasıl baktığına göre değişecek her şey. Bir yöne gidiyor olacağım, belki de yönün beni çağırdığı, aslında sonunda ne olacağını bildiğim. Gözyaşlarım yine akmayacak ben yürürken. Pişmanlıklar çemberi çok geride kalacak, yaptığım, yapmadığım ve yapamadığım şeylere duyduğum pişmanlıklarla birlikte. Dönüp durmayacağım olduğum yerde ve o lanetli çemberin çevresinde. O kadar rahat olacak ki içim; dönüp arkama bakmayacağım bir kez bile. Artık bakmak istemiyor olacağım geçmişe. Bir gün gelecek, bir yöne gidiyor olacağım, herkesin birgün gideceği; benim acelem olacak!

29.03.1992

Kafamın içinde karıncalar geziyor. Bilmiyorum neden. Bir neden bulmak gerekirse ille, canları istemiştir mesela. En güzeli ve doğrusu kendilerine sormak. Ne arıyorsunuz kafamın içinde? Cevap vermiyorlar. Zaten kimse bana cevap vermiyor; yaptıkları eylem beni doğrudan etkilese de. Nedir amacınız, diye soruyorum; ama sanki duvara konuşuyorum! Karıncalar acaba gerçeği mi arıyor? İyi de bunun için neden benim kafamı seçmişler, anlamadım. Anlamak zor karıncaları. Kafamın içinde geziyorlar. Ne arıyorsunuz? Evet siz! Ne arıyorsunuz yazılarımda? Yazılar kafamın içi, karıncalar gözleriniz; kafamın içinde geziniyorsunuz. Neden? Çoktan seçmeli bir sınav olsaydı bu, belki şansınız olurdu doğru yanıtı bulmaya. Ama farkındayım, yanıtı siz de bilmiyorsunuz. Ben size bir şey vaat etmedim, hatırlamıyorum. Mutluluğu arıyor olabilirsiniz yazılarımda ve bazen hüznü, belki siyahı ve beyazı. Griyi gören varsa selamımı iletsin. Bir delinin günlüğü gibi duran bu yazılar bir günün deliliğiyse, deli, günden kaçmış geceye sığınmışsa ve bütün karıncalar aklımı yediyse, benim deli gömleğim ne renktir?     Bilemediniz!

Günlüğün, o fotoğrafın çekildiği gün sona eriyordu. Yavaş yavaş anlamaya başlamıştım seni, içinden geçenleri. Keşfediyordum bana hiç göstermediğin yanlarını, içindeki kalabalık yalnızlığı. İçindeydim oysa, seninleydim her zaman; dinlerdim seni, anlatmış olsaydın bana aklından geçenleri. Ama neden kimse engellememişti gitmeni, madem ki okuyorlardı yazdıklarını! Neden kimse beni uyarmamıştı?

Tavan arasında sesini duyduğumu söylediğimde kimse inanmadı bana. Yasakladılar bana tavan arasına girmeyi. Her şeyi benim yaptığımı söylediler. Senin hiç varolmadığını, günlüğünün bile bana ait olduğunu… Doğru düzgün hatırlamıyordum neler olduğunu. Unuttuğum bir şeyler mi vardı, yoksa bana mı öyle geliyordu? Ya da en önemlisi; unuttuğum bir şeyler olmalı mıydı? Peki neler olmuştu bir günde? O bir gün nasıl olmuştu da silinmişti belleğimden ve belleğim, o silinen bir günü unutmuş ve her şeyi hatırlıyormuş gibi davranabiliyordu? Bu mantıksızlığı çözecek birini aradım; bulamadım. Şimdi bana kim yardım edecekti? O günü senden başka hatırlayan yoktu ki! Hem onca insan bir anda nereye gitmişti? O gün sen yanımdaydın, bundan eminim; ama ben o gün ne yapmıştım, neler olmuştu o bir günde? Bir Nisan gününde…

O, saatlerimizi, günlerimizi, aylarımızı geçirdiğimiz bahçe bana yokluğunu fısıldıyordu. Sesler… Sesler her şeyi yakıp küle çevirmemi söylüyordu ve sonra bir kez bile arkama bakmadan yürüyüp gitmemi, tıpkı günlüğünde söylediğin gibi.

Seni bulmalıydım, sana kavuşmalıydım ve o gün neler olduğunu öğrenmeliydim.  Nereye gideceğimi bilmeden, yolun sonunu görmeden yürüdüm sonsuza. Yanmış bir evin kalıntıları karşıladı beni yolun sonunda. Bizim evimizi hatırlattı bana. Senin el yazınla yazılmış bir mektup buldum geçmişin küllerinin arasında:

01.04.1992

Yolumu çiziyorum boğazıma düğümlenen  yumruların arasında. Acı bir parça çalıyor fonda. Damarlarımdan sızan kan, ince ama belirgin bir yol oluşturuyor sonsuzluğa. Karanlığım yükseliyor deliliğimin dağlarının ardında. Tek bir ışık yok. Yolu mu çiziyorum yoksa yol mu beni çiziyor? Acı arttıkça göğsümün tam ortasında, zamanın hançeri bir adım daha yaklaşıyor bana. Kayboluyor yaşayamadıklarım uçuşan küllerin arasında. Bir makineli tüfeğin namlusundan çıkmışçasına hızlı yol alıyor en acı anılar ve delip geçiyor bedenimi. Yüzüme sürdüğüm boyalar birbirine karışıp bir çamur halini alıyor. Bağıra çağıra ağlıyorum; sesim çıkmıyor. Hayallerimin ince ipi taşımakta zorlanırken artık beni, çarpmak üzere olduğumu hissediyorum kuyunun dibine, bir daha yükselememek üzere. Kanatlarım kopuk, kollarım kırık, beden paramparça… İsyan değil haykırışım, can çekişmemin sonuçları. Damlarken yere bileğimden kanımın son damlası, bütün odaları gezdiğim halde kimseyi bulamamışken evde, erteliyorum hayallerimi bir başka hayata. Gidiyorum, içimde dev bir huzursuzlukla. Ne demişti Cemal Süreya: Üstü kalsın!

Mart – Nisan 2010

Sarkaç Dergisi / Sayı 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir