Ayağa Kalk

Bilincinin yaprakları sararıp solmuş, teker teker dökülüyor. Yürümekle bitiremeyeceğin, koşsan daha çabuk yenik düşeceğin bir yol var önünde. Yolun sonunda ne olduğunu bilmesen de yürüyorsun, sonunu hiç göremeyecek olsan da vazgeçmiyorsun. Delice ama asil bir tavır bu; sana göre! Bir de onlara sorsan! Gerçi umurunda değil onlar, yüzler ve hatta milyonlar… Umurunda değil peşinden koşan yırtıcılar. Uğraşsan dost bile olursun onlarla ama kimse istemez seninle dost olmayı. Yolun her iki tarafına sıralanmış, iki ve üç katlı ahşap binalardan sana bakıyorlar. Seni gözlüyorlar. Sana gülüyorlar. Yapraklar dökülüyor yola, ani bir rüzgar alıp götürüyor dilinin ucuna kadar gelen kelimeleri. Gözlerinde bir damla yaş kalıyor. Yaşlısın zira! Karanlık bakışları olan bir melek çıkıyor karşına. İnce uzun parmağını uzatıp göğsüne dokunuyor. Kalbinde elektroşok uygulanmış gibi bir acıyla sırtüstü geri uçuyorsun; zar zor aştığın yüzlerce metre yeninden önünde beliriyor. Ayağa kalkman lazım ama bir el tüm gücüyle sanki seni oracıkta ezip öldürmek istercesine göğsüne bastırıyor. Nefesin kesiliyor, gözlerin kararıyor, kendinden geçmek üzereyken bir ses duyuyorsun. Neslinin yıllar önce tükendiğini düşündüğün bir kartalın çığlığı bu. Bir an için seni kurtarmaya geldiğini düşünüyorsun ama sonra yanıldığını anlıyorsun. Kanat açıklığı 3 metreyi bulan bu nadide güzellik, pençelerini öne uzatmış, seni kavramaya hazır bir şekilde alçalıyor. Zaten aksi olamazdı, diye düşünüyorsun. Zira sen ne ring bearer olabilirsin ne de ranger! Ayağa kalkıp koşmaya başlamakla olduğun yerde yatıp gelene razı olmak arasında gidip geliyorsun. Yapraklar dökülüyor uzak bir şehirde. son yaprak düşmeden orada olman gerekiyor. Bir an üzerinden geçen sert ve sertin bir esinti için ürpertiyor. Bir şeyin başının ucuna sert bir iniş yaptığını hissediyorsun. O muhteşem kartalın görkemli kanatlarını kapatıp sana doğru eğilmesini, kıvrık uçlu gagasını göğsüne saplayıp kalbini söküp almasını bekliyorsun. Ne kadar beklesen de olmuyor. Dehşet verici bir sürtünme ile açılan kanatların sesini duyuyorsun ve hemen ardından hayatında duyduğun en tok ve en brutal ses sana ayağa kalkmanı emrediyor. Adını biliyor olmasına şaşırıyorsun ama bunun üzerine kafa yormaya vaktin olmadığının farkındasın. Dizlerinin üzerinde doğrulup ayağa kalktığında karanlık bakışlı meleğin boyunun iki katına çıkmış olduğunu görüyorsun. Göz bebeklerini göremediğin gözlerini senden bir an olsun ayırmıyor. Açıldıklarını duyduğun kanatların ona ait olduğunu fark ediyorsun. Sağ elinde, sivri ucu az önce başının olduğu yerin az ötesine saplanmış, keskin kısmı bile senden uzun, gümüş bir kılıç var. Sol kolunu havaya kaldırıyor ve sadece çığlığını duymuş olduğun, göğüs tüyleri dışında beyaz bir yeri olmayan, siyah bir kartal  gelip uysal bir şekilde koluna konuyor. Bu muhteşem yaratık kırmızı göz bebeklerini sana dikip tüylerini diken diken eden bir çığlık atıyor. Aynı tok ve brutal ses yoluna devam etmeni emrediyor. Meleğin dudakları kıpırdamasa da konuşanın o olduğunu hissediyorsun. Arkanı dönüp neredeyse koşarcasına ondan uzaklaşmaya başlıyorsun. Onu bir daha görürsen sonunu getireceğini biliyorsun fakat yine de onu yeniden görebilmek için dayanılmaz bir istek duyuyorsun. Gözünün ucuyla arkana baktığında artık orada olmadığını fark ediyorsun. Yine de durmuyorsun. Yapraklar dökülüyor. Ahşap evlerinde tuhaf yaratıklar seni gözlüyor, sana gülüyorlar. Gözlerinde bir damla yaş kalıyor, dilinin ucunda da tek bir kelime…

15 – 16.04.2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir