As Long As…

O kadar boştu ki o(da) da delirebilirdi. Belki de çoktan delirmişti de farkında değildi. İstese ne kadar kötü biri olabilirdi? İstemiyor muydu peki? İçindeki sesler bile terk etmişti onu; kaybedecek neyi kalmıştı ki! Hayatta kaybetmekten en çok korktuğu şey kim?liğiydi. Onu da artık arayabileceği ne bir çekmece vardı ne de bir dolap! Kıyafetlere ihtiyacı olmadığını fark ettiği günden beri hiçbir şey giymiyordu. Yiyeceklere ihtiyacı olmadığını fark ettiği günden beri hiçbir şey yemiyordu. Usulca odanın soğuk zeminine uzandı. Artık soğuk ve sıcağı da hissetmiyordu. Hissettiği tek şey boşluktu. Adeta boşluğun kendisi olmuştu. Ona uzun süre gözünü dikip bakmaya cesaret eden herkes bir süre sonra ya gözlerini ya da keçileri kaçırıyordu. Bazısından da bir daha hiç haber alınamamıştı. Zaman kavramıyla arasındaki mesafe açılalı ne kadar olmuştu, doğal olarak hatırlamıyordu. Ne zamandır o oda(da) olduğunu da hatırlamıyordu. Onun dışında bir dünya var mı, onu da bilmiyordu artık. Gözlerini kapattığında bazı sesler duymaya başlıyor; duyduğu seslerin Hiçbir’ine anlam veremiyordu. Berbat bir kabusun nesnesi gibi hissediyordu kendini. Kabus sürekli başa sarıyor; hiç bitmiyordu. Peki ama kabusu gören kimdi? Bir an içinde bir şüphe oluştu ve duyduğu sesler azalmaya başlarken, tek bir ses, “güzel” diyebileceği bir şarkı aradan sıyrılmaya başladı. “Oroborus symbol of eternal life” diyordu şarkı. Gözlerini açtığında gözlerinin önünde formu bozulmuş bir yaratık belirdi. Vücudu alevler içinde olan yaratık yarım bir ifadeyle gülümsüyordu. Lime lime olmuş etleri yere dökülüyor, etlerin düştüğü yerler yanmaya başlıyordu. Yaratık, alev alev yanan kanatlarını açıyor, kulağı sağır edecek derecede tiz çığlıklar atarak yükselmeye çalışıyor; odanın tavanına çarpıp geri dönüyordu. Sanki görünmez bir el de yaratığı aşağı çekiyordu. “Bana öyle bakma” dedi yerde yatan, “buraya gelmeden önce bunu biliyor olman gerekirdi”. Yaratık tiz çığlıkları arasında çırpınırken bir anda gözden kayboldu. O(da) da yeniden kapkaranlık olmuştu. Çıkıp gitmek istiyordu artık ama nereye gideceğini bilmiyordu. Giderse her şeyin biteceğini, her şeyin kendisine dönüp, ona benzeyeceğini biliyordu. Kötü biri miyim ben, diye sordu kendi kendine. O anda o(da) da kör edici parlaklıkta bir ışıkla aydınlandı. Tavanda kırık bir ayna olduğunu fark etti. Kırık aynadaki onlarca yansımasına gözlerini dikmiş bakarken, onlarca yansıması da gözlerini dikmiş ona bakıyordu…

24.06.2017 / Cumartesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir