Verici

Hoşgörünün kaybı başlıklı bir yazı yazabilir, bir televizyon kanalı olsam, çok fazla rating toplayabilir, boş atıp dolu tutabilirdim. Gözünü çevirdiğin her yerde bir hoşgörüsüzlük örneği; anlatmaya kalksam… O, büyük(!) yazarların işi. Toplumu değiştirebileceğini düşünmek ne büyük yanlış! Sen sadece yakın çevreni değiştir yeter. Çevre çapla doğru orantılıdır. Çapın artarsa çevren de artar. Formül Ç=2πr’dir ama madem çaptan bahsediyoruz ve yarıçapı göz ardı ediyoruz, formül Ç=πR. Maçın ilk yarısı 1-0 bitti.

Kim kazandı?

Hiç kimse! Çünkü henüz maç bitmedi. 45 dakika değil hem bir yarı senin yarı ömrün. Daha ilk yarı bitmemiş o halde diyebilirsin. O halde ömrü sen yaşadığın yılla değerlendirmektesin. Ne halde olduğumun farkında mısın? Ne güzel gözlerin var senin! “Sen” kimsin?

Devam edeceğim; ara vermeliyim.

Ara, ben de vereyim…

Nerdeyse bir gün oldu halâ aramadın, ben de veremedim. Neyi mi? Neyimi istersin? Kalbimi isteme, o başkasına ait. Diyebilirsin ki, ben zaten kalbinin sahibiyim, o halde zaten sana ait olan bir şeyi tekrar istemezsin, sen isteyecek başka bir şey düşün. Yok eğer farklı biriysen kalbimden başka bir şey düşün. Her neyse. Her neyse “her”e de “ney” derdik; ikisine farklı isimler vermezdik. Farklı isimler verdik aşkımıza ona sahip çıkamadık. Başkaları sahiplenmeye kalktı, onları dövemedik. Hem dövmek bize yakışmazdı, biz kelimelerin gücüne inandık; halâ inanıyoruz.

Sana gösterilmeye çalışılan şeyleri daha ne kadar görmezden geleceksin? Peki benim yanıma ne zaman geleceksin? Neden bırakmıyorsun kendini, koşsun! Neden yapmıyorsun gerçekten yapmak istediğini, hoşsun! Böyle inat yaparak olgunlaşılmaz, biliyorsun. Kendin yaşayıp görmek istiyorsun; canının ne kadar yanacağını biliyor musun? Sen bana bakma, ben delinin biriyim. Ne insan ilişkilerinden anlarım, ne sevmeyi bilirim ne de sevilmeyi(!) Tehlike sinyallerini göremiyorsun. Göremiyorsan çevrende olup biteni, ya gözlerin kapalıdır ya da uyuyor… Sen açmak istemiyorsan gözlerini, büyük bir yanılgıyı yaşadığını biliyor, bildiğini görmezden gelmeye çalışıyorsundur. Ne için? Koca bir hiç, sade bir inat, bir kişilik kanıtlama çabası! İnat yaparak kanıtlanmıyor kişilik. Ben denedim oradan biliyorum. Başkasının sözünü dinlemek, ona hak vermek, onun söylediğini yapmakla yok olmuyor kişilik; aksine güçleniyor, oturuyor. Ben denedim, oradan biliyorum. Evet seni istiyorum, hayır inkâr etmiyorum. “Bu gece gel yarın istersen yine git! Hatta unut ne varsa verdiğin al götür öyle git…” Sen bu gece gel ama yarın gitme; verdiğin, vermediğin, vereceğin ve vermek istemeyeceğin her şeyinle.

Hoşgörüsüzlük üzerine bir şeyler yazabilirdim; yazdım da nitekim, sen farkında değilsin! Birini değiştirmek hoşgörüsüzlük örneğidir. Çok mu genel? İndirgeyeyim. Birinin kişiliğini değiştirmeye çalışmak, en basitinden kıyafetlerine karışmak! Bugün bunu isteyen yarın daha büyük değişimler ister. Denilebilir ki “be adam! Sen değil miydin çevreni değiştirmeye çalışan?” Bunu diyen varsa, ya beni hiç anlamamıştır ya da boş bakıyordur satırlara! Satırlara veya döner bıçaklarına sarılmanın ne gereği var! Sözler var! Hem sevgiliye sarılmak daha iyi değil mi? Beni öldürmek mi istiyorsunuz; o halde çalıştırın biraz beyninizi! Mutlaka bir yolunu bulursunuz. Yollardan söz ediyordum, 3 yol vardı… Ne halde olduğumu sormadınız! Yo, sen sordun, ben zaten sana demiyorum… Sana diyorum, margarin olanı değil ama! Tereyağı severim ben, kahvaltıda güzel olur. Kahvaltı da güzel olur sevdiğin yanındaysa, ne yediğinin önemi kalmaz. Kendimi yiyorum ben tek başıma.

Sürat başınızı mı döndürdü? Biri aşk ateşinizi mi söndürdü? O buzlar neden eridi? Eriyen buzlar tehlikelidir, sel basar. Surat felakettir sıkıntı basar. Felaket bölgelerine yardım etmek istiyorsun, benden başla. Sel bastı sıkıntısıyla beraber. “Bir”ine haber ver, boğulmadan gelip kurtarsın beni boğulmadan. Hayatımı açık artırmaya çıkartıyorum, var mı taliplisi? Biraz köhne, biraz tahtakurusu benzeri haşeratlarca kemirilmiş; ama halâ ruhu var ve halâ âşık… Tanrım ne günler kaldık! Bugünlerde, bu şehirde, bazı şeyler bazı yerlerde ve bazı kişiler bazı kişilerde kalmayı, hiç değilse orada olmayı beceremez oldu. Sevdiğini düşünmek moda oldu. Dikkat! Kişinin sevdiği kişiyi düşünmesi değil bu, kişinin, başka birini sevdiğini düşünmesi… Aşk, mantığa yenilir oldu. Yenilir yutulur cinsten değil “mantık”ın söylediği sözler. Aşk bir borç-alacak ilişkisine döndü. İnsanlar neden bu denli bencil oldu? Bir şeylerin eksikliği mi onları bencil yaptı? Çözümler neden hep en kolay ama yanlış olanla belirlenir oldu? İyisi mi ben yine bir ara vereyim!

Ben sürekli veriyorum; şikâyetçi değilim. Aşk, erkeği verici yapıyor. Var mı itirazı olan? Ama o senden sürekli almak istiyor. Farkında mısın yoksa Gülhane Parkı’nda mısın? Burası İstanbul değilse, ya farkında ol ya da kendine ceviz ağacı olacak bir park bul… “Ömür Ölümün Önsözü” diye bir şiir kitabı vardı. Halâ var, henüz bir yere varmadı; kitap değil, o. Kitapsa ulaşmıştır istediği yere. Gözyaşıysa görmek istediğin, içimde bol bol var, içime girmen yeterli. Kaldı ki sen de bunu istiyorsun…

“İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece”. Aşık Veysel ne güzel söylemiş… Farklılık neden korkutur insanı? Ben, benim aynım bir insanla yaşayamam ki! “Farklıyız”, ben farkında değilim sanki! Fizik çalışman gerek: Farklı kutuplar birbirini çeker. Zıt görüşlü insanların kavga etmesinin nedeni de bu çekimdir.

Nasıl yani?

İşte öyle! Dışarıdan bakanlar taş kalpli olduğumu düşünebilir, ya içeriden bakmaya cesareti olanlar?..

10 – 11.03.2003

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön