Saçmalıyorum

Elimde yine kalemim… O “de”yi ayrı yazmam gerekir miydi, diye düşünüyorum; sanmıyorum. Hiçbir anlamı olmazdı o zaman söylediğimin. Ne zaman olduğu önemli mi? Bilmiyorum ki! Sadece düşünüyorum. Ne demek istediğimi bir ben bilmiyorum. Ama şu an o şarkıyı söylemiyorum. Yapamayacağım doğru, evet belki; ama işte nedense bazen… Güzel gözleriniz var ama acaba sözleriniz de güzel mi? Bilmiyorum ki! Sadece dinliyorum. Ben her şeyi en sade haliyle yapıyorum. Bazen detaylarda kayboluyorum. Yahu ben niye ters gidiyorum! “Hocam eşeğe ters binmişsiniz! Yo, eşek ters yöne gidiyor”. Sahiden öyle mi? Öyle de olsa böyle de olsa, bindiğimiz trenler istediğimiz yöne gitmiyor. Bildiğimiz trenler bindiklerimiz olmuyor. Peki ne arıyoruz bilmediğimiz trenlerde? İnsan kendi elinde kalem olabilir mi? Olmayacak olsa neden böyle bir iddia atayım ortaya! Çok mu düz mantık? Ben size ayakkabı bağcığı vereyim ve iki kutu da eski deterjanınızdan… Ne mi istiyorum karşılığında? Hiçbir şey. Fark etmediniz mi, hiçbir şeyi karşılığı olsun diye yapmıyorum! Fark etmediniz mi hiçbir şeyi? Gerçekten mi!? Bazıları gerçekten bazıları hayalden… Hayaletleri severim ben, siz korkar mısınız? Rica etsem biraz korkar mısınız? Mutlu yıllar sana, mutlu yıllar bana… Diğerlerini unutmayalım ama! Eve gittiğinizde kimse yoksa evde, ya yalnız yaşıyorsunuz demektir ya da eve daha kimse gelmemiştir. Siz de hala dolaptaki ilaçları şeker zannedenlerden misiniz? Ben bazen dolaptaki şekerleri ilaç sanıyorum ve hepsini yiyip bitiriyorum. Sonra oturup bekliyorum; gelmiyor. Ayağa kalkıp bekliyorum; yine yok. Sonra yatıp uyuyorum; o ara geldiyse bilmiyorum. Bir aralık günüydü hatırlıyorum. Kimin ne konuda aralık verdiği bir gündü hatırlamıyorum ama aralığın biri bir gün yolda gidiyordum… Birkaç gün sürdü yolculuğum ama kaç gün olduğunu hatırlamıyorum. Siz hala bir aralık gününden bahsettiğimi mi sanıyorsunuz? Ben bir aralık gününden bahsediyorum. Sonrasını bilsem oturur muydum şimdi burada? İki dakika sonra ne olacağını bilemem, hele üç dakika sonrasını… Belki kim vurduya giderim ve bir daha dönemem; ama bunu istemem. Dönmek! Nereye dönüyorsun? Kime diyorum, duvara mı konuşuyorum? Hocam ben sınıfa dönüyorum. Hani bir ara atılmayı istemiştim okuldan, kontenjan açığıyla girdiğim; şimdi okulda kalmak istiyorum ve hatta yüksek yapmayı istiyorum, profesörlüğe kadar yükselmek… Çok şeyim var benden sonrakilere öğretilecek ve daha çok şey var öğrenilecek. Daha çok “ne” ve “kim” soruları üzerine çalışmayı düşünüyorum. Önce “neden”i mi çalışmalı yoksa? Ya yaptığımız her şeyin bir nedeni yoksa? Bir kedi olsaydık veya başka bir hayvan, yaptığımız her şeyin anlık açıklamaları olurdu; ama şimdi durduk yerde bağırmaya başlasam, anlamsız sesleri yan yana dizerek oluşturduğum kelimelerle, ne açıklaması olurdu veya ne gibi bir amacı? Ne bir açıklaması olurdu ne de bir amacı! Peki bizi böyle anlamsız şeyler yapmaya iten ne? Deli oluşumuz mu? Herkes mi deli? Normal de ne ola ki! Sabah ola hayrola, demişler. Acaba doğru mu söylemişler? Uyuyup görmeli. İyi de, uyumaktan bahseden yok ki o cümlede, sabah olmasından bahsetmişler. O halde oturup sabah olmasını beklemeli. Sen, o halde bekleyebilir misin yoksa üstünü değiştirmek ister misin? Belki daha rahat bir şeyler giymek istersin… Sabah olmasını bekleyeceğiz, rahat olmalı. İster istemez bir soru: Uyuyarak da beklenebilir sabah, neden öyle yapmıyoruz? İster soru ister değil: Ya sabahı çıkaramazsak! Günün doğmasından önce nelerin doğabileceğini bileniniz var mı? Bu arada, haydi buyrun çelişkiye veya çelişki değil belki de bir düşünce… Ne mi? Görmüyor musunuz? Yalan söylüyorsunuz! Uyuyorum, rahatsız etmeyin! Boş ver aldırma, her şeyin bir sonu var nasıl olsa, diyorsunuz. Aksini iddia etmiyorum ama gelin ben dolu vereyim ve aldırayım! Bir anda doluveriyor kalemimin ucuna kelimeler. Peki benim ucum nerde? Her şeyin ve herkesin bir uç noktası var mıdır? Olmak zorunda mıdır? Peki bu kadar zor olan nedir? Altı üstü bir kelime, altı üssü bir eşittir altı. Üstü üssü bir şey olması imkânsızın uç noktası! Ben değil miydim imkânsız diye bir şey yoktur diyen! Hala aksini iddia etmiyorum ve şu an babamın bir kız kardeşiyle konuşmuyorum. Yine yanlış anlaşılıyorum; bu satırları herhangi bir halamın okuyacağını sanmıyorum… Ben hala aldırıyorum. Burnumdan kıl aldırırım, o kadar ukala değilim. Hatta ukala bile değilim. Sadece aldırıyorum. Dediğim gibi, yine en sade haliyle yapıyorum. Aldıran birkaç insan, aldıran birkaç yüz. İnsan. Yaşarken biriktiriyoruz ama hepimiz yaşar değiliz, farklı isimler vermiş bize ailelerimiz; ama yaşıyoruz. Ölmek öyle kolay ki! Zor olan yaşar kalmak. Yaşasın, dediğinizi duyar gibiyim. Neye sevindiğinizi anlar gibiyim, kimin yaşamasını istediğinizi bilir gibiyim. Ben o, hiç yaşanmamış ve belki yaşanamamış ve belki yaşanmayacak ve dahası belki yaşanamayacak anlar gibiyim. Rüzgârın oradan oraya taşıdığı yaşansın istenen… Duruyorum! Söyledim size her şeyi en sade haliyle yaptığımı, yorumlarımı bile… Beni anlamak zor mu sahi, çok merak ediyorum! Duruyorum, diyorum, siz ne anlıyorsunuz? Siz ne arıyorsunuz? Ben onu arıyordum, buldum ve hatta sabah telefon ettim korkmuştu. Keşke yanında olabilseydim. Dersin olmayacağını bilseydim atlar giderdim. Atlar çok güzel hayvanlar ve sadık. Bir kedim var, bir de atım olsun isterdim simsiyah, kanatlarım gibi, yelesi simsiyah, içim gibi… Karanlıklar prensi! O benim. Hem bana ait hem de ben ta kendisiyim. Ne diyorum biliyor musunuz? Biliyor olmalısınız veya kör! Ne diyorum! Yalancı yalancı bana kimse inanmaz! Doğal! Yalan söyleyen birine ben de inanmam. Yani ben yalancı olsaydım, kimseyle birlikte ben de bana inanmazdım. Anlatım bozukluğu varmış gibi mi geliyor? Bir daha inceleyin; her kelimeyi önceden bildiklerinize benzetmeyin! Ama ben yalancı değilim, o yüzden kendime inanıyorum. Hem zaten herkesi kandırabilirsiniz ama kendinizi asla! O zaman, ne gerek var imaj korumak için söylenen yalanlara! Ego sadece dondurma olduğunda güzel! Yine reklam aldım satır arasına. Düşünüyorum. Yine mi!? Yorumlayabilir miyim düşlerini? Reklam almak lazım (mı?). Düşünü yorumlamak istiyorum. Başka türlü nasıl yazarım? Ben nasıl bir yazarım? Her şeyden önce, yazar mıyım? Sanmıyorum! Benden önce de yazanlar olduğuna göre, her şey veya herkesten önce yazar değilim. Peki yazar mıyım? Yazıyorum ya işte! Ama ben bir işte çalışmıyorum ki! Bazıları benim yazar olduğumu söylüyor. Peki, nasıl yazarım? İtalik, görüldüğü üzere! Peki nasıl bir yazarım? Bir yazmakta ne var canım! Bir. İşte yazdım. Ama önce bir yazdım, sonra işte yazdım. Bir işte çalışmadığımı söyledim. Bir tavsiye ister misiniz? Bir taksiye biner misiniz? Rahat edersiniz, ıslanmadan gidersiniz. Nereye?.. Konuyu toparlamak gerekirse toparlarım ama şimdi gerektiğini sanmıyorum. Ne o, takip etmekte zorlanıyorsunuz galiba! Kalbim batıyor. Su almış olabilir mi? Kalp bu, Titanic değil ki! Hem bir dakika, kalbim mi bir yere batıyor yoksa bir şey kalbime mi batıyor? Adrenalin salgıladığım durumlarda bu batma oluyor. Söyleyin doktor, kaç günlük ömrüm kaldı? Şey, evet, bu süt değil, ömür ve günlük paketlerde de satılmıyor; ama… Tamam doktorcuğum bağırmayın, siz bana kaç gün daha yaşayacağımı söyleyin. Mukadderat mı? O da ne? Haşerat gibi bir şey mi? Neden kızıyorsunuz doktorcuğum ben size küfür ediyor muyum? Peki, ben nereye gidiyorum? Oraya!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön